29 Ekim 2021 Cuma

Dijital hafıza ve blog yazarlığı

Olaya bilimsel bir yaklaşım sergilemek için bu yazıyı yazmıyorum. Herkesin farkında olduğu gibi artık hayatın hız sınırı giderek artıyor. Hiçbir şeye zaman yetmiyor. Çok yavaş bir işimiz olsa dahi koşuşturmacanın içerisindeyiz. Trafiği bitiyor, işyerindeki insanlarla ilişkileri hizada tutma başlıyor; borcu bitiyor, hayat pahalılığı başlıyor; eğitimi bitiyor, kişisel buhranların baş etmeye çalışmak başlıyor derken bir bakmışız günler aylar geçmiş. Hayat bu, pek tabî akış halinde olunacak ama bu kadar akış fazla gibi... Bu kadar akışın içerisinde anılarımızda araya kaynayıp yok olup gidiyor. Bir yerlere küçük notlar halinde tutturduğumuz birkaç şey dışında çoğu şey unutuluyor. Kötü şeyler unutulsun zaten onlarla bir sıkıntım yok ama geçmişe dönüp bakmak gerektiğinde yüzümüzü azıcık güldürecek anılar olması çok güzel olur. Bu yüzden bu blog işi bizim dijital hafızamız. Güzel bir şey. 

Bu yazıyı yazmama sebep olan şey bugün çok da tanımadığım ve öldüğünü duyduğum bir adamın bloğuna rastlamam. Belki dillendiremediği bazı şeyleri minik minik not alarak arkasındakilere bırakmış. Bir gün babalarının nasıl birisi olduğunu belki de annelerine sormadan buradan öğrenecek çoçukları... Hayat..


.

28 Ağustos 2020 Cuma

Merhaba Dünya 2020 Yılındasın

-Evett, 5 yıl sonra bloğa yazmak nasıl bir duygu? 
-Çok değişik bir duygu. Dijital yaşamın nimetlerini çok eskiden keşfedip,sonra sırtını dönmüş olmak... Benim yapabileceğim birşey bu :) 
-Şimdi neden döndünüz peki?
-Bilmem, sanki özlemişim sessiz sedasız biryerlere birşeyler yazmayı. Tekrar yazmak iyi gelir diye umut ettim. 
-Hayatınız değişti mi bu 5 yılda? -Değişmez mi ya. Zaman çok hızlı akıyor ve içine neler sığıyor neler sığmıyor farketmiyorsun bile. Bu bloğu 2011 de açmışım 9 yıl gemiş. Keşke daha çok yazabilseydim buraya. Hafızam olurdu burası. Neyse. Yine aradabir yazayım kalsın. 
-Hoşgeldiniz o zaman :) 
-Hoşgördük :) 

    Evvet uzun zaman sonra blog yazısı yazmak adlı röportajım yukarıda :) Hey gidi hey :)
 
    2020 yılı nasıl bir yıl oldu sevgili blog. Ne oldu bu dünyaya? Herşey yarım, herşey eksik, insanlar bunalmış, gelecek nasıl belirsizliği... Neyse bitecek inşallah bu günler.
Herşeye rağmen kelimesi bu yılın sloganı olsun. Herşeye rağmen yaşamı seviyoruz. Umut ediyoruz. Yeni fikirler üretiyoruz, yeni şeyler için çabalıyoruz. Başarıyoruz. Rahata eriyoruz. 

    Hala beni takip eden bloglar var mı merak ediyorum. Neler yapıyor sevgili blogerlar. Her şey yolunda mı? Yeni sosyal medya platformlarına rağmen yazıyor musunuz :)

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Zincirleme

Çocukken el işi dantel yapmayı öğretirlerdi bize. İlk iş olarak zincir çekmeyi öğretirlerdi. Zinciri iyice öğreneyim diyen metrelerce zincir çekerdi. Metre boyu uzadıkça uzmanlaşılırdı bu konuda. Eğer zincir bir örneğin kopyalanacak boyutlarına göre çekilmediyse, fazlası  boşuna çekilmiş olur. Yani fazla zincirleme  bazen iyi değildir. Zamanınızı alır, emek verirsiniz, bir işe yaramadığını gördüğünüzde gözünüzde en değersiz şey haline gelir, alır atarsanız bir kenara. Evet işin temeli zincirleme ile başlar ama gereksiz zincirleme yorar. Gerekli zincirleme sizi istediğiniz şeye ulaştırır.
Başka türlü zincirlemeler de vardır hayata dair. Örneğin  önce güzel olaylar başlar bir süre devam eder, sonra bozulur, sonra kötü şeyler başlar.O şekilde devam eder. Bir süre sonra güzel olanlar tekrar devreye girer.  Sonuçta bir zincirleme iyiyle başlarsa kötüyle son buluyor. Kötüyle başlarsa iyiyle... Hayatın işleyişi işte...
 
 
Bazen hüzünlü şarkılar ruhunuzu hafifçe atmosfere yükseltir. O zaman bugünkü şarkımız şu olsun:

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Dünden Kurtulmak İstedim

Dün çok değişik bir gün gibi geldi bana. Neptün, etki  falan yazmış astrolog. Olur mu olur.

Şöyleki:
Sabah alarm çaldı. Uyandım . Kim olduğumu, nerede olduğumu,  hangi  gün ve yılda olduğumu hatırlayamadım. Neredeyse bir  dk. sürdü. Yatakta oturdum öylece. Sonra telefondan hangi gün olduğuna bakmak geldi aklıma, baktım. Çok tuhaftı. Salıymış dün. Neyse toparlandım, hazırlanıp gittim işe. İş yerinde de  boş boş baktım konuşmalara falan. Akşam yeni açılan mekanda biraz oturalım dediler oturduk arkadaşlarla. Oradan ayrılırken masadaki şekerliği düşürüp kırdım. Eve dönüşte dolmuş kullanayım dedim. Dolmuşa bindim. Dolmuştakiler bir zombi filminden fırlamış gibiydi. Önümde oturan kadınlardan cam kenarında oturan, kendi tarafındaki camdan değil koridorun diğer tarafındaki camdan dışarıyı izliyordu. Zoom yapmış bir havası vardı ve neredeyse hareket etmiyordu. Yanındaki kadının uzun pardesüsü vardı. Yerde sürünüyordu. Pardesünün üzerine  ayakta yolculuk edenler basıyordu. Umurunda değildi. Benim yanımda oturan elinde bir sürü poşet taşıyordu. Poşetler benim kucağıma doğru kayıyordu. Onunda umurunda değildi. Ben mi?  Benimde umurumda değildi. Öyle boşvermiş gözler vardı dün. Sonra  eve geldim. Hemen yatıp uyumak, dünden kurtulmak istedim. Öyle de yaptım.

Bir Ayrılık Acısı Çekkk... Oh Yarasın Evladım!

Hava yağmurluysa,  evdeysen, odanda yalnızsan üstelik kaçamazsın hüzünden. Boş tavana bakarsın o sana bakar. Çok şey söylersiniz birbirinize  sadece ikinizin duyabileceği aşırı sessiz bir ses tonuyla. Telefonu alırsın, bırakırsın. Alırsın, bırakırsın. Tekrarlarsın bunu farketmeden kimbilir kaç kez. Seni bu hüzün derinliğinden çıkaracak bir şey ararsın telefonda. Bulamazsın hiç bir şey. Paylaşılmış bir şiir ya da bir söz yalnız olmadığını gösterir sadece. Onlarda geçmiştir bu tarz bir süreçten. Bütün şarkılar, bütün sözler, bütün şiirler anlatır gibi olur senin halini de yine de anlatamaz. Büyür, büyür kocaman olur hüznün. Ağlamak azıcık nefes aldırır sonra. Küfür edersin, neye kime ettiğini bilmeden. Hafif o da iyi gelir. Bunlar ağrılarını azaltmak için verilen ilaç gibidir. Ağrını azaltır ama hastalığını iyi etmez. Ömrün boyunca hastasın artık. "Geçmiş olsun" der iç sesin. 
Hesap soracak kimse de yok ki karşında sorsan. Ya da çözsen sorunları. Paylaşılmış bir yazıda olduğu gibi samimice desen ki mesela;
"Ulan gel bugün bütün ayrılıkların ecdadını s....."

Neyse yahu bunu yaşayan bilir. Burada Turgut babaya vereyim sözü:

"Bir elim sağ cebimde
Bir elim sol cebimde
Bu hüznü sizde bilirsiniz
Anlat deseniz anlatamam
Enine boyuna yaşarım ancak
Bu koku bilmediğim bir koku
Bu gece kayık gecelerden birine benzer
Dört yanım karanlıkta
Büyük rüzgarlarda savrulacağız"
Turgut Uyar



12 Mayıs 2015 Salı

Evet Biliyorum Milyonlarca Kişi Bu Kitaplardan Bu Kısımları Alıntılamıştır

Evet bende kitaplardan alıntı yapmayı severim. Bazen alıntılara bakarak kitap seçer okurum. O yüzden bu yazı okuduğum iki minik kitaptan alıntı içeriyor. Unutmayayım diye kendime not olarak bırakıyorum bu yazıyı. Evet biliyorum milyonlarca kişi bu kitaplardan bu kısımları alıntılamıştır. Birde ben alıntılayayım ne olmuş yani. İşte onlar:

"Uyku yaman bir sihirbazdır, dengeleri altüst eder, uzaklık yakınlık diye bir şey bırakmaz, yan yana yatan insanları birbirinden ayırır, ayrı düşünenleri bir araya getirir.(Bilinmeyen Adanın Öyküsü- Josê Saramago)"

...

"İşte kader hep böyle davranır bizlere, hemen arkamızdadır, iyice sokulmuştur, hatta biz kendi kendimize söylenirken, her şey bitti, hepsi bu kadar, olsun kimin umurunda derken, elini uzatmıştır omzumuza dokunmak için.(Bilinmeyen Adanın Öyküsü-Josê Saramago)"

...

"Sevmek sahiplenmenin en güzel biçimidir herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en kötü biçimi.(Bilinmeyen Adanın Öyküsü-Josê Saramago)"

...

Şimdi neden nokta yok cümlelerin arasında dersen, o da kitabın yazarının tarz farkından kaynaklanıyor. 

Birde "Küçük Prens" alıntılarım var:

"İnsanlar mı?...Rüzgar durmadan bir yerden bir yere sürükler onları. köksüzdürler, bunun da acısını çok çekerler.(Küçük Prens-Antoine de Saint-Exupéry)"

...

"-Alışmak demek, ne demek?
-Alışmak "bağlar kurmak" demektir.
-...Beni kendine alıştırırsan, senin bana, benimde sana ihtiyacım olur. Benim için dünyada biricik olursun. Ben de senin için dünyada biricik olurum.(Küçük Prens-Antoine de Saint-Exupéry)"

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Ortalama Yüz Gün Sürer

Bir ayrılıkta ortalama yas süresi yüz gün sürüyormuş. Psikolog söyledi. Bu sürenin uzaması ya da kısalması sana bağlıymış. Eğer sen olanları kabullenirsen bu süre de her şey yoluna girermiş. Kabullenemezsen uzarmışda  uzarmış. Ben yüz günden fazladır temizinden yasla karışık yağmurluyum. Artık bitse ya. 
Size de en büyük psikolog sırrını vereyim. Aşağıda:

"Kafada bitiyor herşey"

Neşet Babadan ne biliyon la sen? Çal la...

Az önce televizyonda komik olduğunu düşündüğüm bir film seyrettim. Güldüm. Hem de kahkahalarla. Sonra bir şarkı dinledim gözlerimden yaşlar döküldü. Odaya  geçtim biraz kitap okudum (Ali Lidar-Tesirsiz Parçalar) yaşlar devam etti ama tedbirli bir şekilde. Odaya annem pat diye dalınca kolay toparlayayım diye. Şimdi de annemin uyumasını bekliyorum. Uyusun koyvercem gözyaşlarımı. Ardından da bir sigara yakmayı düşünüyorum.
Bazen Ali Lidar senmişsin gibi geliyor bana. Bazen de benmişim gibi. Ulan obsesif olan sensin. Bana ne oluyor.
Neyse kitabın sayfalarını karıştırırken kitabın boş sayfalarından birine bir şeyler  yazmışım. Daha ayrılmadığımız zamanlardan kalma bir yazı. Demişim ki Ali Lidar’a:
Bazen seni o kadar iyi anlıyorum ki. Acı, insanı ruh hallerinden ruh hallerine sokuyor. Bende yaşadım acılar. Hem de çok. İlk acım çocuk yaşta babamı kaybetmekti. Yıllarca alışamadım babasızlığa. Hep yanımda olsun istedim. Bazen çok şaşırıyorum onu rüyamda bile görmeyişime. Unuttum mu diyorum. Cevap hala net değil. Sonra sıralamışım birkaç acı daha. En sonda demişim ki :
Sonuncu acımda yıllarca aradığım aşkı bulmak ve o aşkın benimle  gidebileceğinden emin olmamak, kaybetme korkusunun verdiği acı demişim. Ve bunu ayrılmadan önce yazmışım. Korktuğum başıma geldi işte. Zaten gidişat gösteriyormuş. Şuan ki sonuncu acım ne biliyor musun? Yalnızlıkla-mutsuzluk kıskacında özlemle yoğrulmuş  hayatım.
Böyleyken böyle işte. Bunu yazarken beş kere falan  Mehmet Erdem’in  Behzat Ç.de Neşet Ertaş’ın "Yalan Dünya"sını söylediği sahneyi  izledim, dinledim. Repliği ezberledim.

“Neşet Babadan ne biliyon la sen, biliyon mu bişiler? Çal la.”

10 Ocak 2013 Perşembe

2013 ilk yazım

2013 ün ilk yazısını yazalım bakalım...
Bloguma yeni bir yazı yazmaya karar verdiğimde saat 01:01 di.Bitirdiğimde kaç olur bilemiyorum.Gece gece yeniden bir blog sahibi olduğumu hatırlamam yine evde işsiz günlere başlamamdan kaynaklanıyor.Daha önce bahsettiğim geçici iş sona erdi ve yine evdeyim.Neyse ben yokken bloglar konusunda çok fazla değişiklikler olmamıştır umarım :)Bu arada kendi bloguma girmemiş olabilirim ama sevdiğim blogları herzaman açıp okuduğumu belirteyim.Çok güzel yazılarla keyiflerine, başarılarına, daha genel olarak hayatlarına ortak eden tüm bloglara büyük teşekkür etmek lazım.
Bu aralar evde neler yapıyorum peki? Keyifli günler geçirmeye çalışıyorum.Sabah kalkıp güzel kahvaltılar ediyorum.Canımın istediği kadar kitap okuyorum.Canım tatlı, tuzlu birşeyler mi istedi, hemen mutfağa girip malzemeleri kontrol ediyorum.Eksik bir şey varsa üşenmeden markete yol alıyorum.Sonra keyifle başlıyorum tariflerimi yapmaya.Takip ettiğim yemek bloglarının bu konuda çok büyük katkısı oluyor söyleyeyim.Bunların dışında film izlediğimde oluyor ama eskisi kadar filmleri isteyerek izleyemiyorum.Bunun sebebini de pek bilmiyorum.Haftasonları da dil kursuna yazıldım ona gidiyorum.Bir taraftanda yeni işler bakıyorum.Şimdilik bir iş bulacağım gibi durmuyor ama bakalım hayırlısı.Yani blog hayat devam ediyor, bende peşinden gidiyorum.
Soğuk bir Ankara gecesi 01:30 da da yazımı bitirmiş bulunuyorum :)

29 Mart 2012 Perşembe

Tesbihin Hikayesi

Bugün okuduğum bir dergide Türk tesbih tarihini anlatan birkaç kitaptan bahsedilmişti.Bende hemen her erkekte bulunan tesbihin nerden geldiğine bir bakayım dedim.İnternette şöyle bir gezdim çok fazla bilgi yok ama az çok bilgi ediniyorsunuz.Tesbihin adına yazılı olarak 900 lü yıllarda rastlanmış.Ama ondan önce ortaya çıktığına dair rivayetlerde varmış.Onlardan birtanesi ve en ilginç olanıda şu: Uhud Savaşı sırasında Hz. Muhammed in kırılan dişini Veysel Karani alıyor ve kendi dişlerini de söküp bir ipe diziyor ve Allah ı zikrediyor.Mantıken bu tesbih 33 taneli bir tesbih.Normal tesbihler 99 taneli oluyorlar ve her biri Allah'ın 99 güzel ismini (Esmaü'l Hüsna) temsil ediyorlarmış.99-33-500-1000 taneli tesbihler yapılıyormuş.500-1000 taneli tesbihler tekkelerde zikir yaparken kullanılıyormuş.Yapımında da taş ve ahşap kullanılıyormuş.Türkler tesbihi hem bir ibadet aracı olarak kullanmışlar hemde sanat haline getirmişler.Bugün en güzel tesbihler Türkiye de yapılıyormuş.Tesbihlerin iki ucunu birleştiren kısmına imame, ince boncuklu tesbihe zenne deniyormuş ve zenne kadınlar için yapılırmış.Osmanlıda halk için ayrı, padişahlar için ayrı tesbihler yapılırmış.Padişah tesbihleri necef denilen değerli taşlarla yapılırmış.(yararlanılan sayfalar: genckolik.net-forumdas.net-turktesbih.com)
Günümüz erkekleri tesbihi daha çok kullanıyorlar ama çoğunun sadece sallamak için kullandığına eminim :)
Bir merakla nerelere geldik arkadaş :) 

Buda necefli tesbih :